Kategoriler
DAYOBA konuşmalar
Arşivler
Meditasyon dostlarına merhaba...
son yorumlar

    Archive for the ‘Psikolojik Danışma’ Category

    AĞRI TEDAVİSİNDE BİLİŞSEL YÖNTEMLER

    AĞRI TEDAVİSİNDE BİLİŞSEL YÖNTEMLER

    Ağrı, binlerce yıl boyunca insanoğlunun üstesinden gelmek zorunda kaldığı bir sorun olarak daima gündemde olmuştur. Modern tıbbın gelişimi ile birlikte ağrı sadece hastalıkların belirtisi olarak değil, kendisi de bir hastalık olarak ele alınmıştır. Günümüzde ağrı, mutlaka tedavi edilmesi gereken spesifik bir hastalık olarak değerlendirilmektedir. Ağrı, daima doku hasarı ile birlikte ele alınmakla birlikte günümüzde bakış açısı oldukça farklılaşmıştır.          Doku hasarı olmadan ağrı ortaya çıkabildiği gibi, doku hasarına rağmen ağrı hissedilmeyebilmektedir. Yangısal türdeki ağrılar, baş ağrıları, hayalet ekstremite ağrıları, fibomiyaljiler hasar olmaksızın ortaya çıkan ağrı türleridir,

    Ağrı, kronik veya akut olabilir. Akut ağrı, belirli bir durumun neden olduğu ağrıdır. Ameliyat sonrası ağrı, kol kırılmasına bağlı ortayan çıkan ağrılar gibi. Bu durum ortadan kalktığı halde ağrı sürüyorsa ya da o durumun yol açtığı ağrının iyileşme süresinden daha uzun bir sure ağrı devam ediyorsa, kronik ağrıdan söz edilir. Kronik ağrı, kansere bağlı olarak ortaya çıkabilir bu maligniteye bağlı olarak isimlendirilir. Bazen de kronik ağrı şiddetli artrit ağrısı, şiddetli bel ağrıları, şiddetli nöropatik ağrı, kronik migren, vb nedeniyle ortaya çıkabilir Kronik ağrısı olan hastalar herhangi bir tedavi kararı önerilmeden önce dikkatlice değerlendirilmelidir. Kronik ağrısı olan bir kişide aynı zamanda, kapsamlı bir tedavi planında özel dikkat gerektiren fiziksel, psikolojik, sosyal ve/veya davranışsal sebepler de göz önünde bulundurulmalıdır.

    Ağrı deneyiminin daima bir emosyonel boyutu vardır. En yaygın duygular korku, anksiyete ve depresyondur. Bazı duygular ise kişilikle ilgilidir. Bu duygular suçluluk, öfke, yalnızlık ve çaresizlik şeklinde ortaya çıkabilir.

    Duygular yaşantımızda çok önemli bir yer alır. Beyin merkezleri (özellikle de retiküler formasyon ve limbik sistem) ve korteks sempatik ve parasempatik sinir sistemi ile ilişki içindedir. Yaklaşma ve uzaklaşma yanıtları bu merkezlerde ve hipotalamusta gerçekleşir. Duyguların değişik visseral ve bilişsel boyutunun ayrıntıları buralarda yorumlanır. Duygular, motor merkezlerle bağlantılıdır. Bu anatomik yapıların anlamı, duygular ve duyular birbirini etkiler şeklindedir. Korku, kaygı ve depresyon ağrıya yol açabildiği gibi; bu duygular da ağrıya yol açabilir.

    Ancak yine de biyolojik faktörlerle ağrıyı açıklamak mümkün olamamaktadır. Bir çok araştırmacı tarafından ağrı, ağrının şiddeti, ağrıdan yakınmanın etiyolojisinde psikolojik ve sosyal etkenlerin rol aldığı iddia edilmektedir. Stres, daha önceki öğretiler, deneyimler, inançlar, beklentiler, çevresel etkenler, sosyal destek ve ekonomik kaynaklar ağrıyı etkileyen diğer faktörler olarak öne sürülmüştür. Kaygı ve stres otonomik uyarılara neden olur ve bu da fiziksel semptomlarla sonuçlanır. Kaygı ve depresyon, olumsuz başa çıkma stratejileri olan hastalarda ve bilişsel yanılgılarda muhtemelen artabilir; bu da fiziksel etkinlikten kaçmaya ve yeteneklerin sınırlanmasına neden olur. Olumsuz duygusal yanıtlar biyolojik ve davranışsal yanıtları etkiler; bu da olumsuz geribildirimle ağrıda artmayla sonuçlanır; bir kısır döngü oluşur

    Ağrının şiddetini etkileyen birçok değişken, fiziksel ve psikososyal etken doğasında bilişseldir. Bu konuda en çok çalışılan konulardan biri başa çıkma stratejileridir. Lazarus and Folkman stresle başa çıkmayı “Özel dış ve iç gereksinmelere göre sürekli bilişsel ve davranışsal değişiklik yapma çabasıdır.” şeklinde tanımlamışlardır. Bireyin ağrıya uyum sağlaması da bu bakış açısı ile alınarak, çözümlenebilir.

    Ağrı duyusu beraberinde depresyon, kaygı, korku ve panik duygularını da getirmektedir. Ancak bir kısır döngü şeklinde bu duyguların varlığı ağrının asıl nedeni olabilmekte veya var olan ağrıyı daha da abartabilmektedir. Ağrı sadece fizyolojik bir olay olmayıp aynı zamanda önemli bir psikolojik boyutu da olduğu için psikolojik yöntemler ağrı kontrolünde çok etkin olabilmektedir. Bu yöntemler psikofizyolojik, davranışsal, bilişsel-davranışsal ve psikodinamik yaklaşımlar şeklinde sıralanabilir.

    Psikofizyolojik terapiler, bilişsel düzeyi değiştirerek kas aktivitesi ve vasküler tepkileri etkileyebilmektedir. Özellikle baş, bel ağrıları ve miyofasial ağrılarda kas ve vasküler aktivite değişiklikleri ağrıda azalmaya yol açmaktadır. Biofeedback ve gevşeme terapileri kas gerilimini azaltarak, bazı kronik ağrı tiplerinde çok etkin sonuçlara neden olabilmektedir. Doku hasarına, ağrıya ve inflamasyona karşı oluşan refleks spazm daha ileri doku hasarını engellemek için hasarlı doku alanında immobilizasyonu sağlamak amacıyla ortaya çıkar. Kas spazmı ağrıyı tetikler, beraberinde damar spazmı da vardır, dokuda kanlanma azalır, ağrı ortaya çıkar ve bu kısır döngü böylece sürer gider. Psikofizyolojik yöntemlerse kas spazmını ortadan kaldırarak bu kısır döngüyü kırmayı amaçlar. Stres genel kas gerilimini artırır ve diğer otonomik fizyolojik yanıtlar da beraberinde ortaya çıkar. Bu tedavinin amacı bireyin uyarılırlık halini azaltmak ve gevşeme tepkisine ulaşmaktır. Gevşeme, kaygıyı azaltır ve kontrol duygusunu artırır. Gevşeme, oksijen tüketiminde azalma, kaslarda rahatlama, kan basıncında normal sınırlar, kalp hızı ve solunum hızında yavaşlama, cilt direncinde düşme ve EEG’de alfa dalga aktivitesi ile sonuçlanır.

    Bu yukarıdaki bilgilerden yola çıkarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Anestezi Anabilim Dalı Algoloji Bilim Dalında gevşeme, yönlendirilmiş hayal, Ericsonian Hipnoz ve bilişsel yöntemlerle ağrı ile başa çıkma tedavilerini uygulamaktayız. Bu tedavi yöntemleri ile aldığımız sonuçların yüz güldürücü olması tedaviyi daha yaygın olarak sürdürme isteğimizi artırmaktadır.